ÖNSÖZ
Lütfen okurken sadece 22 yaşında olduğumu ve tüm bunları ağabeyimden aldığım ödünç bilgisayarla yazdığımı unutmadan, amatörlüğümü ve hatalarımın bundan kaynaklı olduğunu aklınızda bulundurarak okuyunuz..
Eleştirileriniz
benim için pek tabi önemli olmakla birlikte beni teşvik eden tek şeyin
beğeniniz olduğunu bilmenizi isterim. J
Son olarak
yazarken yaşadığım şeylerden besleniyorum elbette tatmadığım bir acıyı,
hissetmediğim bir zevki yazmaktan kaçınıyorum, ama bu da demek olmuyor ki
kurgunun tamamı benim hayatımdan alıntıdır. Zira öyle olsa adı anı olurdu,
bense yazdıklarımı minik hikâyeler olarak adlandırıyorum. J
Olacak
olanlardan ben sorumlu değilim.
Berceste Stark
BÖLÜM BİR: CEREN
Gözlerinin içine bakmakta zorlanıyordum hem
sinirliydim hem de suçlu. O ise normalin aksine üzerimden çekmiyordu
bakışlarını, hoşun gidiyordu ezikliğimi, çaresizliğimi görmek. Cezam o kadar
büyüktü ki dizlerimin üzerinde sürüklenmişliğim
aklımda bile değildi, acısını görmezden geliyordum.. Son kez af dilenmek için
çenesine kadar kaldırdım bakışlarımı, merhamet yoktu, söz ağzından bir kere
çıkmıştı ve onun kurduğu mahkemede ben kendi idrarımı içmek ile
cezalandırmıştı. Aslına bakarsam ilk defa idrar içmiyordum tadını çok iyi
bildiğim bir şeydi hatta ama senelerdir kendi idrarımı ilk defa içmem
emredilmişti.. Bu saatten sonra düşünmenin bir faydası olmayacaktı, ruhum
odanın bir köşesine geçip izlemeye koyuldu, daha doğrusu inatçı, aksi tarafım.
Hep olduğu gibi kenara geçip memnuniyetsizliğinden bahsedecekti ismi bile vardı
hatta, Ceren. Çok sıkıldığım saatlerce süren bitmek bilmeyen eden esaret
cezalarında koymuştum ona bu ismi ne bileyim onunla baş başa kaldığım süre
gittikçe arttığı için bir ismi hak
ettiğini düşünmeye başladım ve işte yine yapıyordu, odanın köşesinden
itaatsizlik etmem için söyleniyordu bana. Ben ne mi yapıyordum bu arada?
Efendimin ihtiyatla kestiği şişeye işiyordum.
Gözlerim dolmuştu bile, hala arada
istemsiz olarak ona bakıyor, sessizce merhamet dileniyordum, tahmin edileceği
üzre sonuç değişmiyordu her bakışımda kinle sövüyordu bana. Özellikle gün
içerisinde belirli aralıklarla bana su içmemi emrettiği için biraz uzun
sürmüştü işemem nihayet bitince ise gözlerimi kapatıp ellerimle ufacık süren
bir arayışın sonunda buldum şişeyi, sıcacıktı, ilk defa bu tatlı kelimeyi
olumsuz bir yerde kullanmıştım. ''Yudumla!'' Aheste tavırlarıma karşın emri
açıktı. Cerenin bağırışlarına kulak tıkayıp söyleneni yaptım, tuzluydu tadım
biraz, biraz acı nefes almadan uzaklaştırdım bardağı kendimden zihnimde aynı
kelimeler dönüp duruyordu -çişini içtin, düşünme düşünme, ama içtin
APTAL!- gözlerim kapalıydı ancak
gülümsediğini biliyordum, ıslandığını, aletinin kalktığını biliyordum şey, peki
ya ben, ben bu aşağılanmışlık hissiyle ıslanmış mıydım?
Gözlerimi açmamı istedi, yüzünde o alaycı
bakışı vardı daha da küçüldüğümü hissettim çöldeki kum tanesi kadar ufak,
kesilen bir tırnak kadar değersizdim. Göz yaşlarımı tutamadım, yanaklarımdan
süzülürken işaret parmağıyla yakaladı, silahını inceleyen bir katilin edasıyla
parmaklarını inceledi, zevkin doruklarında olduğunu anlayabiliyordum
bakışlarından, ben en dipteydim o en tepede..
Parmağına sürdüğü gözyaşı tokatıyla yine
yanağımla buluştu, şişeden bir kaç damla yere idrar damladı, bir kaç gözyaşı da
yanağımdan yere süzüldü, saçımdan sertçe kavradı, olacakları tahmin
edebiliyordum biraz azarladıktan sonra tüm saçımı eline dolayıp yüzümü yere
eğdi ''YALA!'' hıçkırıklarımla beraber yalıyordum. gözyaşımı, çişimi, yalıyordum.
Birde kussam tam olacaktı. bu fikre gülümsedim. Sanırım etik kavramım iyice
bulanıklaşmış, yok olmaya yüz tutmuştu ya da alışıyordum değilse çişimi
yalarken gülümsemenin bir mantığı yoktu.
Yerleri yalayarak temizledikten sonra
şişede kalanı da tek seferde gözlerinin içine bakarak içmemi sağladı. Oldukça
zevke geldiğini hissediyordum, bu da demek oluyordu ki dahası var. Ellerine
doladığı saçlarımdan ayağa kaldırıp duşa götürdü, elim bir ara yanlışlıkla da
olsa aletine değmişti, sem sertti sanki rusların çoğunlukta olduğu bir
çıplaklar kampındaymış gibi gülümsedim. Dediğim gibi yanlışlıkla da olsa
ikimizinde hoşuna gitmişti...
İlk önce çocuğunu yıkarmış gibi temizledi
beni, kalbimin hızlanmayı sevdiği dakikalardı, açtığı yaraları sarıp ardından
sevişecektik. Ev bomboştu aslında, sadece ikimiz vardık ama hiç bir yer şu göt
kadar duşa kabinin içinde olmanın zevkiyle eş değer değildi. Belki suyun
verdiği bir zevkti belki suyun serinliğinin belki de dar alanda olmak bu kadar
hoşuma gidiyordu. Bilmiyorum işte farklıydı. Ha bu arada ceren ne mi yapıyordu?
Ceren belimi daha da kıvırmam, daha hızlı git gel yapmam ve daha şehvet
uyandırıcı şekilde inlemem için çırpınıyordu.
BÖLÜM
İKİ: AYRAN
Bir kaç ay önce…
Aptal ve asla birbirini sevmeyen insanların
bir arada bulunduğu toplantılardan bir tanesindeydik. Kendimi sorguladım
defalarca sevmediğim bu kadar insanı bir arada görmeye değer mi diye, sevdiğim
insanlar için ve dedikodudan geri kalmamak için değerdi. Siyah, oldukça göz
ardı edilmeye müsait bi elbise giydim ve saçımı at kuyruğu yaptım dediğim gibi
sadece sevdiğim insanlarla görüşmek içindi onlar içinse fazlaca süslenmeme
gerek yoktu.
İçeriğini bilmediğim bir toplantı olacaktı,
yani kimsenin bilmediği sürpriz konsepti olan bir munch. Kimsenin etlisine
sütlüsün karışmadan köşeden ayranımı içecek ve olanları izleyecektim. Hala
küçük bir kedi olduğum için alkol almıyordum ve mekâna benim için yöneticilerce
ayranım temin ediliyordu.
Eh öyle de olmuştu. Elimde ayranımla olan
biteni izlemeye koyuldum. Fileli çoraplı kadınlar, kokuyu sürünmeyip banyo
yapan erkekler, gıybet grupları, yiyişenler.. Her şey vardı. Öğrendiğime göre
ilk bir kaç saat herkes istediği gibi takılacak ardından asıl gösteri ortaya
konacaktı. Eski flörtlerimden birisi bana selam verdi. Selam veriyor olması
eski olmasının olumlu bir hareket olduğuna göstergeydi. Cool adam severim abi
ben, peşimden koşulmasını değil peşimden koşturmayı severim. Bir diğeri ise
karşımda mutlu olduğunu bana kanıtlamak istercesine her seferinde bir
öncekinden daha yüksek desibelli kahkahalar atıyordu. Ceren’in zafer
çığlıklarını duydum, hepsinin aklının bir köşesinde hala adım geçiyordu. Evet
geçmişim biraz kalabalıktı, uzun yıllar ait olmanın peşinde koşmuş ve hep
yanlış insanlara denk gelmiştim. Sonrada pes etmiş istesem de vazgeçemediğim bu
camianın hayalet üyelerinden birisi olmuştum.
Benim hakkımda söylentilerde bitmiyor değildi, kimisi aslında brat değil
oldukça dominant karakterli bir kadın olduğumu ama ısrarla sub takıldığım için
yalnızlığa mahkûm kaldığımı söylüyordu. Bazen onlara hak verecek kadar gaddar
ve dediğim dedik olabiliyordum ancak iş yatak odasına ve sekse geldiğinde o
aslan parçasından eser kalmıyordu. İçimdeyse bu düşüncelerime homurdanan birisi
vardı..
Yaptıkları yapacakları işi sikeyim! Bugün
ki oyuna göre herkes bir partner edinecek ve o kişiyle bu munch sonuna kadar
takılacaktı. Tüm tanıdıklarım partnerliydi ve sikimsonik bir adamla play yapmak
istemiyordum. Organizatör tek tek kalan insanları tek tek birileriyle
eşleştirdi ve en son kenarda saklanmış olan beni buldu. Adama para bile teklif
ettim ama faydası olmadı. Herkes partnerine odaklanmıştı bile. Tin tin kolumdan
tutup beni boşta kalan son beyefendiye götürdü. Ortalamanın ve taş çatlasın
benim boyumun beş santim üzerinde boy seviyesi olan bir adamın yanına beni
bırakıp kaçtı. Suratım asık düzenli aralıklarla iç çekerek vaktin dolmasını
bekliyordum bir yandan da agresif agresif pipetimle ayranımı içiyordum.
Gözlerimin ucuyla da arada beyefendiyi kesiyordum yeni miydi buralarda?
-gözün şaşı kalacak
kafanı çevir de bak neyi merak ediyorsan.
- yooo. Afallamıştım.
Açık sözlülüğü beni tepetaklak etmişti.
- oyunun kurallarını
dinlemedin mi?
- yoo. Hala şaşkındım.
Şaşkın ve aptal
- senin için buranın en
zor kızlarındandır demişlerdi. Sanırım alay ettiler. NE? Bu kimliği belirsiz
cüce boylu herif cool içkisini yudumlarken, ademcik elması yutkunmaya ön ayak
olmak için aşağı yukarı kayarken, kokusu burnumu şenlendiriyorken beni
aşağılayacak mıydı?
- ne basitliğimi
gördünüz 3 dakikada?
- düzgünce bana bakmaya
bile çekiniyorsun, bildiğin tek kelime de yoo sanıyordum 1 dakika öncesine
kadar. Benim gibi cennetten çıkma melek gibi kızı sinirlendirmeyi başarmıştı
- neymiş bu oyunun
duymadığım kuralı?
- sağındaki masadan en
az iki oyuncak seçmen ve hepsini tüm gece boyunca kullanmamız gerekiyor dedi.
NE! Bu gece gerçekten geldiğim son munch olacaktı. Dedikodu için başıma
gelenlere bak..
- git ve kendine uygun
olan oyuncakları al emek isterdim ama muhtemelen geriye matkap falan kalmıştır,
git al. Kızardığımı hissettiğim anda kafamı çevirdim. Zaten aptal olduğumu
düşünüyordu bir de bebek gibi kızardığımı görmemeliydi.
Hasiktir. Haklı çıktı. Almam gereken 3
oyuncak vardı ve hepsi birbirinden göt oyuncaklardı. Elektrikli tasma, en az 25
santimlik strapon ve göğüslerime kullanacağını düşündüğüm elektrik verici şey
vardı. Evet, şey adını bile bilmiyordum. Başım yerde tin tin yanına koyuldum.
Oyuncaklara bakınca gülümsedi. Bu gülümseyişi biliyordum, senin ağzına
sıçacağım gülümseyişiydi bu. Lanet olsun! Uzun zamandır hissetmediğim o şeyi hissettim,
kelimelere dökülemeyecek kadar kızdığım ancak aynı zamanda uyarıldığım ve muhtemelen
ıslandığım bu ikilem. Önüne çökmemi emretti gözleriyle. Gözleri ela mıydı? Şu
an farkına varıyorum..
Bir
elime 18 saniyede bir ağzına götürdüğü sigarayı diğer eline ise iki dakika 8
saniyede yudumladığı votka bardağını verdi. Votka olduğunu demin onu yandan
gözetlerken barmeninin doldurduğu şişeden fark etmiştim, tadını bildiğimden
değil yani. Tasmayı usulca geçirdi boynumdan, hiç canımı yakmadan. Elektrik
bantlarını ise elime tutuşturup arkasını döndü. Zamanı geldiğinde dedi zamanı
geldiğinde sen kendin teslim olacaksın bana. Gözlerine baktım. Kıvılcım gördüm,
diğerlerinde olmayan bir kıvılcım, ürktüm, mutlu oldum. Heyecanlandım. Ceren
zihnimin bir köşesine geçip bu kadarcık dominasyonla mastürbasyon yapmaya
başlamıştı…
Herkes
neredeyse yiyişiyordu orta yerde kalbim biraz hızlanmaya başladı, kumandam
ondaydı istese, canımı hazır olduğumdan çok daha fazla yakabilirdi. Kurbanlık
koyun gibi adını bile bilmediğim bu adamın merhametini veyahut acımasızlığını
tatmayı bekliyordum.
BÖLÜM
ÜÇ: OYUN
Benimle ilgilenmeyi keseli uzun zaman
olmuştu her ne boksa içtiği şeyi içmeye devam ediyordu. Gözlerim halının
deseniyle sevişiyordu dakikalardır ve bitap düşmüştü. Boş bulunup yan tarafımda
inleyen adama kafamı çevirdim. Gayri ihtiyari saliseler boyu süren bir göz
gezdirme. Ardından daha önce tatmadığım o acıyı tattım ben daha ne olduğunu
anlamadan saçlarımdan tutup kendine çekti. Büyük harflerle konuşuyordu, ben
daha olayın şaşkınlığını üzerimden atabilmiş değildim. Gözlerine baktım saç
diplerim lanet okuyordu onun gözlerinin alevi ise bu gece tatsız olaylar
yaşanacağını ayranımın döküleceğini söylüyordu.
-hiç terbiye vermediler
mi sana, bir efendi yanındayken başkasına bakılmaması gerektiğini kimse
söylemedi mia?
-yanımda bir efendi
görmüyorum. Korkmuyordum ondan. Burada bu şartlar altında bana en fazla ne
yapabilirdi? Gözleri sanki mümkünmüş gibi yeniden ve daha çok alevlendi. Yan
taburesine koyduğu straponu ve kumandaları aldı. Yarısından fazlası dolu
bardağı bir nefeste bitirdi. Bana bakmıyordu, bense gözlerimi ondan
alamıyordum. Saçlarımı olabildiğince şık yaratılmış ellerine doladı, muhtemelen
daha önce gözüne kestirdiği bir noktaya beni sürüklemeye başladı, ne zaman
direnecek olsam elindeki kumandalarla beni vazgeçirdi. Acı her yerdeydi,
dizlerimde, göğüs uçlarımda, şah damarımda, zihnimde… Sadece goygoy olsun diye
geldiğim munchta ebem sikiliyordu.
Ellerimi pantolonuna belli belirsiz
yalvarırcasına dokunduruyordum ama sadece onunda belli belirsiz tekmelerle
karşılık vermesine sebep oluyordu. Hedeflediği yere vardığımızda sağ bacağını
dizime koydu ve ceplerini karıştırmaya başladı. Sanırım bu da kaçırttığım bir
diğer oyun kurallarından birisiydi. Anahtarı çıkartıp kapıyı açtı ve beni
saçlarımdan tutarak içeriye fırlattı. Dizlerimi ovmaya başladığımda gülümsedi,
sinirlendim. Hiç düşünmeden ‘bu kadar güleç yüzle nasıl efendi oldun’ diye
sordum. Gülümsemesi yavaş yavaş soldu ve sürükleme seansları geri başladı. Kıyafetlerimi soymadan sadece aletleri
çıkartarak beni bir penguyenin bile üşüyeceği suya bastırdı. Ne olacağını
kestirememek beni hem ıslatıyor hem de sinirlendiriyordu. Gözlerimi açmakta
ısrarcı davransam da suyun soğukluğuna karşı koyamıyordum. Eli boğazımdan
bastırıyordu, bu nasıl olabilirdi? Ölümün eşiğindeydim her şey onun insafına
bağlıydı ancak ben konuşabiliyor olsam beni sikmesi için yalvaracak derecede
zevk alıyordun. Ellerimle boğazımı sarmalayan elini kavradım. Küçük iniltiler
kopuyordu boğazımdan. Her 40 saniyede bir 3 saniyeliğine kalkmama izin
veriyordu. Titremeye başlayalı uzun bir süre olmuştu. Artık yavaştan da
kıpraşmaya ve teslimiyetten uzaklaşmaya başlamıştım… Dayanamayacak noktaya
geldiğime kanaat getirince beni öylece koydu ve gitti, suyun içerisinden kalkıp
öksürmeye başladım, ciğerlerimde biraz önce saç diplerimin yaptığı gibi
küfrediyordu. Düşünebilme yetimi geri kazandığımda suyun içinde hayatımın film
şeridi gibi gözlerimin önünden geçtiğini bile hatırlayınca gülümsedim ne gündü
ama!
Kapıda belirdi, elinde silahı vardı, evet
tahmini 25 santim kadar olduğunu tahmin ettiğim strapoon. Hiçbir şey söylemeden
koşar adımlarla dibimde bitti burnumu kapattı ve ağzımı açana kadar bekledi,
açar açmaz kendi penisini köklercesine soktu ve beni o itelemeyle küvete geri
yatırdı. Yaşadığım şaşkınlık itaatsizlik olarak geri dönüyor itaatsizliğim ise
daha fazla köklemeyle sonuçlanıyordu. Sinüslerim yırtılırcasına zorlanıyordu,
tenim ıslaklıktan buruş buruş olmuş gözlerim en az zihnim kadara bulanıktı. Pes
edip özür diledim. Belli belirsiz suyun altında bileğine kavrayarak dilediğim
özür. Bademciklerim tahriş olmuştu ancak neden dolayıydı çıkaramıyordum,
gırtlakladığım strapondan mı yoksa soluk boruma kaşan sular yüzünden öksürürken
mi bilmiyorum. Ben bu salak tartışmaları yaşarken adını bile bilmediğim adam
usulca az önce neredeyse beni boğacağı küvete usulca yanıma girdi ve kucağına
aldı. Pes ettirebilmiş olmasından dolayı hafifçe belirttiği istekleri yerine
getiriyordum, üzerine çekti yavaş yavaş, sol elinin yardımıyla içime girdi.
Hafifçe inledim. Acının, yüksek dozda gelen acının ardından vanilya sikiş. Mmmm…
usulca gidip gelişleri, saçımı eline dolayışı ve sadece daha da ıslatacak kadar
çekişi, hafifçe zevkten kıvrandıracak kadar, hayatımın geri kalanını onunla
geçirmemi istetecek kadar narin ve derin öpücüklerle beni kudurtuşu… Yeni bir
dönemine gireceğim aşikârdı…
BÖLÜM
DÖRT: VERDİN Mİ?
Olan bitenin üzerinden birkaç saat geçmişti,
sabaha karşı, usul usul sigarasını içişini seyrediyordum. Ne düşüneceğimi
bilemez haldeydim. Gözlerine sadece bana bakmadığına bakmayacağına emin olduğum
saniyelerde ufak ufak değdiriyordum gözlerimi, kaçışımı yakalasa tek sözüyle
bıçağı boğazıma dayayabilecek bir itaatkâr haline bürünecektim, fazlasıyla
itaat etme arzusu uyandırıyordu, uçlarda yaşamaya olan inadım evet bir gün
başıma bir şeyler getirecekti. Seslerden rahatsız olduğunu sezebiliyordum
tavrından, ama bunu soracak cesaretim yoktu, koltuğun arkasından annesinden
dayak yemiş ama yine acısını annesinden uzakta yaşayamayan bir veledin ıslak
gözleriyle izliyordum onu. Ufak ufak titriyordum.
Ne zaman bir şeyi enlerde yaşasam ki hissin
ne olduğu hiç fark etmiyor titremeye başlıyordum. Sıkıldım dedi, neyden benden
mi? Onu izlememden mi? Korku ve acının zihnime gök kubbenin hareketli olduğu
bir gecede bir su birikintisine düşen yıldırım gibi düştüğünü hissetim. Benden
sıkılmış olma ihtimali çektiğim acının boyutunu mental acıya taşıyan
olasılıktı, kapıyı çekip beni bırakıp gitme ihtimali ise korkunun kaynağıydı.
Eğer bir su birikintisine yıldırım düşerse o kısmın rengi açılır ve daima öyle
kalır. O geceden sonra o anı hissimin ete kemiğe bürümüş hali olarak
hatırlayacaktım, olayın renginin değiştiğini anladığım an.
Eşyalarını topla da çıkalım dedi.
Gülümsedim. Benden sıkılmamıştı, bu gece buradan birlikte ayrılacaktık. Hemen
denileni yaptım özensiz bir şekilde üzerime geçirdiğim kıyafetlerle dikildim
karşısına, bu sefer gülümseme sırası ondaydı,
-acele et demedim,
hazırlan dedim. Ama aferin, hoşuma gitti. Hani bazı anlar vardır, yanaklarınız
kızarır ve şu an burayı koşarak terk etsem halim ne olur diye aklınızdan
geçirirsiniz, heh! tam olarak ondan işte
- sigaranı söndürmeli
miyim? Konuyu değiştirme çabam fark edilmeyecek kadar mükemmel değildi ama daha
da utandırmayacağını hissetmiştim. Zaten utandırsa muhtemelen b planı olan
koşarak gitme eylemini gerçekleştirecektim. Kapıyı açarken gülümsüyordu,
gülüşüne değinmiş miydim? Yaşadığımı hissettiriyordu, bir şeyler kopuyordu daha
doğrusu ördüğüm duvarlar yıkılıyordu, savunma mekanizmam gülüşünün altında
kalıyordu. Umarım dedim, umarım başıma bir şey gelmez.
Önümden çıktı kapıdan, arkasından yürüyordum
tin tin, insanların çoğunun kafası iyice güzelleşmişti, kalan azınlık ise bunu
için uğraşıyordu ah benim canım ayranım, umarım bir kediye verirler bardakta
kalanı…
O sırada olmaması gereken bir şey oldu,
eski konuşmuşluklarımdan birisi bacağımdan yakaladı, ‘’ nereye gidiyorsun lan
‘’ dedi. Yine yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Kafamı kaldırıp direk ona
baktım, adamı süzdü bir süre sonra bakışlarını kinle gözlerime dikti:
-verdin mi?
-neyi verdim mi?
-bu herife, verdin mi
vermedin mi?
-yo-yok hayır
-güzel.
Arabasına bindiğimde hala şaşkındım, adama
tekme attığı için. Evet adama -bacağımı tuttuğu ele yani- en seksisinden bir
tekme savurup elimden var gücüyle çekiştirerek çıkardı beni mekandan. Gözlerimi
ondan ayıramayacak kadar hayrandım, Ceren kendini yırtık dondan çıkar gibi, evet yırtık
dondan çıkar gibi ortaya atmıştı, acaba bir kez becerir mi diye geçiriyordum
sürekli…
BÖLÜM BEŞ: KAPUT
-kenara çeker misin?
-neden? Bu sefer afallama sırası ondaydı. Güzel.
-kusmam için. Arabadan inince bir kaç kez öğürürmüş gibi
yaptım ama şaşkınlığını atıp arabadan inmeden önce ben ona doğru yöneldim,
kapıyı açmama izin verdi, inmeden önce gözüme kestirdiğim kucağına oturdum saniyeler
içinde elim ensesindeydi, ilk önce kokusunu çektim içime, sanki bu kokuya
özlemim varmış gibi, öyle içten öyle sert. Elini saçıma götürdü, inledim ve
elbette ki ıslandım olmaması gereken kadar ıslandım, hissetmemesi için dualar
yolladım ama dudaklarında ki gülümsemeyi gördüm. Hissetmişti, lanet olsun!
Yanağım yakıcı bir hisle uyuştu, kan tadı geldi, dişim dilimi kesmişti, ödül
tokatıydı bu sanırım, ıslaklığıma verilen ödül, tahmin edilemez katsayıda
şehvetle inledim, kıyafetim sırılsıklamdı, kulağına eğildim, belli belirsiz
gülümsemem, sanki etrafta birileri varmış ve duymasınlar temennisiyle
fısıldadım ‘’ siker misin beni’’. Sarhoş değildim zira sadece ayran içmiştim
ama kokusunu duyduğum andan beri mantıklı düşünemiyordum, o olmalıydı, acıdan beni
kıvrandıranım o olmalıydı. Saçlarımdan çekti diğer elini ıslaklığıma değdirdi,
sanki mümkünmüş gibi daha da ıslandım, parmaklarını ağzıma götürdü ‘’neden
olmasın ki küçük şeytan’’
Sürükleyerek kaputa
yasladığında tenime çarpan soğuk hava tüylerimi diken diken etti, inledim,
elleri saçlarımdaydı, elbette ki çekiyordu ve birden o özlemiyle gecelerce
kendimle oynadığım mükemmel his, bu sefer çığlık attım, elleri ağzıma indi,
kapatmaktan ziyade parmakları yanaklarımı avuçluyor ve çekiştiriyordu. Bir
bacağım kaputun üzerindeydi, daha seksi anca üç ya da beş an yaşamış
olabileceğim geçti aklımdan, her girişiyle inliyordum, en sürtük ses tonumla en
içten, kaç dakika git gel yaptı bilmiyorum olabildiğince sert bir şekilde
içimden çıkıp beni sikinin önüne getirip ağzıma boşaldı, gözlerimi ondan
ayırmadan dilim dışarda bekledim bitmesini nefesim normalleşene kadar inlemeye
de devam etti. Bu munch mutlu sonla bitmişti. Boğazımdan geçerken spermleri,
elleri şah damarımdan kavramış yutkunmama şahitlik ediyordu..
BÖLÜM ALTI: BALKON
İşi bitince tıpış
tıpış koltuğuma geri döndüm, ama bu sefer arkaya oturmuştum erkeklerin
boşaldıktan sonra pişmanlık yaşadığı düşüncesi aklımdan çıkmıyordu. Beni görmek
istemeyeceğini düşünerek koltuğa oturdum. O ise benim binmemin hemen ardından
azıcık bir süre önce seviştiğimiz yerde bir sigara yaktı. Ergenlik olduğunu
asla kabul etmeyeceğim bir şekilde sigara içen insanlar bana çekici gelirdi.
İnsanlar diyorum çünkü kadınlara bile bazen yükselmeme sebep olan bir şeydi bu.
Nefesini çekerken içine göçen yanakları, bir ufak beliren gamzesi, çekişiyle
beraber alevlenen sigaranın ucu… Tekrar ıslandığımı zannediyorum. Birden eliyle
koymuş gibi gözleri beni buldu, ah! İzlerken yakalanmıştım yine, eylül ayının
ortalarında hala dalında duran bir elma gibi kızardı yanaklarım, gülümsedi.
Daha da utanmam mümkün değildi herhâlde, ne aptalım!
Nereye gideceğimi,
gitmek istediğimi sormadan gideceğim yeri bilir gibi ilerliyordu araba.
LAN?! Acaba bu cinsi sapık benim evimi
biliyor muydu? Bir oyunun içine mi düşmüştüm ben?
-
Evimi nerden biliyorsun?
-
Ne ?
-
Diyorum ki evimi nerden biliyorsun?
-
Evini bilmiyorum?
-
E nereye götürüyorsun beni?
-
Evime?
-
Evine mi götürüyorsun?
-
Gerizekalı mısın sen?
-
Hayır ama ne bileyim sormayınca bende ya da davet etmeyince san-
-
Seni az önce yol kenarında inleterek, zevkten titreterek becerdim.
Dahası beni kendinle oynarken izlediğini gördüm. Sormam gerekmiyordu bence
cevabın belliydi. İşte şimdi sinirlenmiştim. Dur, ne? Koltuğun arkasındaki beni
ve ellerimi nasıl görmüş olabilir dışarıdaydı ve tüm odağı sigarasındaydı. Daha
da utanır mıyım diye sordum ya, evet bu mümkünmüş
-
Kö-kötü birisisin
-
Hı hımm hep öyle söylerler sonra ise tekrar becermem için
yalvarırlar, tahmini yarım saate sende yalvarıyor olacaksın. İçimden konuşurken
ona ukala deme şansım vardı değil mi? Bence vardı, beni duyamıyordu ve kendimi
yatıştırmam gerektiğini hissediyordum. UKALA!
Bana asırlar gibi gelen bir sürenin sonunda durdurdu arabayı, peşinden
gitmemi işaret etti, adımları ne kadar da büyüktü böyle? Annesinin peşinden yetişmeye çalışan yavru ördek
gibi koşturuyordum. Tamam cool birisin anladık diye çemkirmek istedim yüzüne,
ama tabiki peşinden yürümekle yetindim. Tahmini gör daireli bir binanın
kapısından girdik, binada tek bir ışık bile yoktu, komşuları ya uyumuştu ya da
komşuları yoktu, ilkincisi olması için dualar ettim.
Eve girdiğimde şaşkınlıktan
konuşamadım bir süre gereksiz tek bir şey yoktu, olması gereken her şey vardı
ve olan her şeyin bir açıklaması vardı, sadelik, bu kadar çekici gelebilirdi
ancak.
-
Ne yapmalıyım?
-
İçecek bir şeyler getirmelisin
-
Ee şey?
-
Mutfak karşıda, yerinin açık olduğunu düşünüyorum, korkma ortada
çalmakla suçlanacağın bir şey yok ben üzerimi değiştirip geliyorum.
Mutfağa girip dolapları karıştırdım,
içki ,içki, kahve, içki başka bir şey içmez miydi bu adam? İşin garibi çoğunu
hazırlayıp sunmayı bile bilmiyordum. Bıçakla bira kapağı açılır mıydı? Gerçi
teneke kutularda vardı ama bunları içip bana istemediğim şeyleri yapmasından
korkuyordum –beni dövmüş olması ve sikmiş olduğu gerçeğini hatırlamamaya
çalışıyordum- büyük bardaklarından bir tanesini doldurmak üzere elime aldığımda
susadığımı fark ettim, bence o da susamış olmalıydı ve illa alkol tüketmesine
gerek yoktu, bence yoktu. İçtiğim bardağa hemen ona da doldurdum ve yanına
koyuldum. Gözlerini kapatmış tek kişilik koltukta oturuyordu
-
Getir bakalım, otur şöyle dizimin dibine, zevkine güvenmeli miyim?
-
Tek seferde yudumlayabilir misin?
-
Oyun mu oynamak istiyorsun?
-
Sadece yapabileceklerinizi merak ediyorum.
Gülümsemeyle beraber bardağı
kafasına dikti. 30 saniye falan sürdü dibi görmesi, kafasından bardağı
çektiğindeyse
-
Su mu getirdin bana içeyim diye
-
Hı hım ben içtim, susadığımı fark ettim belki sizde-
-
Gerçekten midemi suyla mı doldurdun sen?
-
Evet ama gerçekten sizede-
-
Git bi bardakta kendine doldur
-
Ama ben bir tane içtim zaten
-
Dediğimi yap.
Parmak uçlarında mutfağa döndüm ve
üzerinden birkaç parmak esik bir şekilde kendime de doldurdum. Parmak uçlarında
yanına döndüm ve demin gösterdiği yere çöktüm. Dikkatli bir şekilde su
seviyesine baktı, tek kaşı kalktı ve içmemi emretti. Sanıyorum ki bardak
olabilecek en fazla büyüklükteydi, sızlanarak tahmini iki dakika içerisinde
bitirdim, karnımdaki baskıyı hissedebiliyordum. Şimdi dedi, şimdi yapmanı
istediğim gibi tamamen doldurup getir. Yüzüne bakakaldım. Sanki yapmamı istese
tekrar doldurmaya gitmeyecektim. Dizlerimin üzerinden kalkmadığımı gördünce
güzel bir tokat patlattı:
-
Hadi!
Eh, el mecbur kalkıp bir tane daha
doldurdum, ağzına kadar, hatta yolda herhangi bir insanın dökeceği kadar
doluydu. Dökmemek için on beş adımlık yolu biraz uzatmış olabilirim ki önüne
oturduğumda kaplumbağa mısın sen diyerek bir tokat daha attı, keşke bu kadar
çaba sarf etmeseydim diye iç çektim. Gözlerime baktı ve emir verdi. İÇ! Az
önceki seferden daha uzun sürmüştü elbette, suyun boğazımdan inişini
hissedebileceğim son ana kadar hissediyordum, midem bulanmaya başlamıştı.
Nihayet dibi göründüğünde bardağın, çişim gelmişti bile…
Suyu çok da sevmediğini anlamıştım
bu gece olanlardan sonra, olanlardan sonra diyorum çünkü o kadar suyu
içirdikten sonra birde tokatıyla ayağının üzerine ve yanına dökülenleri
temizletti. Yalayarak temizledim elbette. Sonrasında ise aşağılanmışlık hissinin
verdiği öfkeyle becerdi beni, inleyişlerim bu sefer zevkten değildi, her girip
çıkışında içtiğim suların karnımda hareket edişini hissediyordum ve yine girip
çıkarken çişimi yapmamak için kendimi sıkıyordum sanırım onun zevk almasına ön
ayak olan bir durumdu bu. Göz yaşlarımı yalamaya başladım genelde Ceren devreye
girdiğinde yaptığım bir hareketti bu, kibir kokan, intikam için bilenip
yaptığım bir hareket.
Şimdi ise olanların ardından bir
saat kadar geçmişken, ıslak saçlarımla dizinin dibinde giyinmem için izin
vermesini bekliyordum, güneş usul usul doğmaya çalışıyordu evlerle kaplı
mahalleye, o ise ne yaptığına anlam veremediğim şekilde telefonuyla oynuyordu.
Hep yaptığım gibi bazen kaçamak bakışlarla yüzünü izliyordum bazense belirli
belirsiz bacaklarına dokunuyordum, yokmuşum gibi davranıyordu, olsun. Birden
dayanamayıp
-
Artık tuvalete gidebilir miyim bayım?
-
Hayır
-
Peki üzerimi giyinebilir miyim?
-
Hmm gel bakalım deneyelim bunu.
Peşine koyuldum, kıyafetlerimi
fırlattığım yerlerden teker teker topladı, gülümsüyordu hayatımın kayacağını
hissettiren gülümseme… İç çamaşırıma geldiğinde duraksadı, o bir yandaydı,
diğerleri bir yanda. Ördek gibi yine takılmıştım peşine, balkona doğru ilerledi
-
Oraya bu halde çıkmayacağım
-
Öyle mi? Sesi çok tehditkardı.
-
Mmm onları bana verir misiniz?
-
Gelip alman gerekiyor
-
Lütfen. İnsanlar eminim ki uyanmaya başlamıştır, siz böyle şeylere
alışkın mısınız bilm- sözümü tamamlayamadan elbisem hariç her şeyi bırakıverdi,
bahçeye yani. Yetişemeyeceğimi bilsem de can havliyle yanına koşup arkalarından
bakakaldım. Alaycı bir tavırla konuşmaya başladı
-
Yapman gerekeni biraz geç yapıyorsun, otuz saniyeyle kaçırdın, ne
yazık.
Kontrolü cerene devrettiğim dakikalar sinirden
gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye hazır bir şekilde birikmişlerdi bile,
elbiseyi kurtarma için bir hamle yaptım ama –tabiki- benden daha hızlıydı.
-
Şimdi gidip attıklarımı topla gel, çok uzun sürmesin hafta sonu
olsa bile insanlar uyanmaya başlayacaklardır, tabi hala uyanmadılarsa…
Tek bir söz söylemeden, ne
yapacağımı bilemeden kapıya yöneldim Ceren sövüyordu her şeye, buraya geldiğim
için bana, bunları yaptığı için ona, kapıdan çıkıp gitmem bu kadar uzun sürdüğü
için mimara… Kapıdan dışarı adımımı attığımda arkamdan seslendi, bir umut şaka
falan olduğunu söylemesini geçirerek döndüm, o ise üzerimdeki havluyu çekti
-
Bir fazlalıkla iniyorsun sanki
-
Ha-hayır ama artık!
-
Güle gülee.
Kapıyı yüzüme kapattı. Artık
aklımdan geçen tek şey kıyafetlerimi alıp bu ruh hastası adamdan uzaklaşmaktı.
Olabildiğince hızlı şekilde indim merdivenlerden, olabildiğince hızlı ve
sessiz. Bahçe kapısı kapalıydı, geniş bir bahçeydi ve neredeyse boyumu aşan
şekilde çevriliydi etrafı, attığını düşündüğüm yere doğru ilerlerdim. Ah, canım
kıyafetlerim sizi bu kadar önemseyeceğim aklıma gelmezdi. Tek tek topladım
hepsini, tabii toplarken Ceren bir dakika bile susmuyordu. O da susmuyordu.
Sesleniyordu durmadan ne içmişti böyle? Sorunun cevabına gülümsedim.
-
Buraya bakmazsan tüm
mahalleyi uyandırırım! Diğer seslenişlerinden daha desibelli bu seslenişi
ürkmeme ve kafamı kaldırmama sebep oldu. Pantolonunu indirmiş eli sikinde bana
bakıyordu. Halimden zevkmi alıyordu bir de?
Kimin evine gelmiştim ben böyle?
-
Aç ağzını!
Desibelinin yüksekliği tehdidin hala
devam ettiğinin göstergesiydi, denileni yaptım. Tüm bedenim olan şeyin
heyecanıyla ve şaşkınlığıyla sarsıldı, asityakıp kavuruyordu yanağımda ki
yaraları,ağ<ım dolup taşıyor, istemsiz yutkunuyordum, dakika kadar sürdü
işemesi, sokağın ortasında ağzıma sıçıyordu! Vizyona bak! İşi bittiğin de çabuk
diye emretti, kucağıma bastırdığım kıyafetlerimle koşturmaya başladım, idrar
kesem sancıyordu her adımımda, ihtiyacım olandan fazlası vardı vücudumda,
söverek çıktım merdivenleri, intikam için yeminler ederek.
Eve geldiğim de kapıdaydı, zevkten
dört köşe, ağzı kulaklarında bekliyordu beni, kapıyı kapatır kapatmaz
elimdekileri çekip aldı ve ellerini saçlarımda doladı, sürüklemeye başlamıştı
(yine). İnliyordum usulca, olanlar zihnimden geçtikçe vajinam ıslanıyor çişim
baskı yapıyordu, saç diplerin daha önce hiç bu kadar çekilmemişti, sızlıyordu
her tarafım ve uykum vardı.
Sonunda klozete oturduğumda beni izliyordu, ereksiyon olduğunu
görebiliyordum, o kadar yanıyordu ki canım hiçbir şeyi umursayacak halim yoktu.
Ne gündü ama! Bitmek bilmiyordu, bense çoktan yeni sahibime teslim oldum diye
geçirdim içimden, yeni kölesini yıkarken…
BÖLÜM YEDİ: BAŞLANGICIN SONU
Sadece
dakikalar sonra yataktaydık, koynunda yorgunluğun sarhoşuydum. O ise birasını
yudumluyordu. Ne olacağımı bundan sonra kim olarak kalacağımı düşünmeden sadece
huzurla onun olmanın tadını çıkarıyordum, iyi bir itaatkar olmanın, emirlerin
hepsini yerine getirmenin tadı.
-
Ağzından damlayanlar umarım çiçekleri kurutmaz
-
Gerçekten çırılçıplak bahçeye inmemi nasıl istedin benden? Ya
gören olsaydı? Belki de oldu?
-
Hayır hayır olmadı. Olmayacağından emindim ki gönderdim.
-
Sokakta ki herkesin kalkış saatlerini mi ezberledin?
-
Sokakta kimse evinde değil. Hiç mi haberin şehrin bu tarafından
nasıl insanların yaşadığına dair? Hepsi yurt dışında sadece senenin belli
zamanlarında dolup taşıyor bu site ve şansına o zamanlardan birinde değiliz.
Aydınlanmıştım ama sinirlenmiştim
de. Ya birisi beni görürse korkusuyla bu yaşımda kalp krizini eşiğinden döndüm.
Bunan haberi var mıydı acaba? Aslında şöyle bir düşününce tabi ki vardı ve asıl
istediği de buydu. Aklım bu fikirle çalkalanırken vajinam karıncalandı. Bende
onu kızdırmak istedim, sonucu ne olursa olsun.
-
Gerçi doğru, mekanda bacağıma yapışan herife verdiğin tepkiden
beni paylaşmaktan hoşlanmayacağını anlamalıydım.
Bu cümleden sonra vücudunda
kasılmalar hissettim. Vajinam yine karıncalandı, sahiplenildiği hissetmek
dünyanın en azdırıcı şeyi olabilirdi. Sol bacağımı kavrayan eli sertleşti
-
Kaşınıyorsun küçük şeytan ve bu hiç de senin hoşlanacağın sonuçlar
doğurmayabilir. Kapat gözlerini ben seni azaplardan azaplara atmadan önce uyu.
BÖLÜM SEKİZ: DOLAP
Günümüz…
Bir şey o
istiyorsa olurdu. İkili ilişkimizde de bu böyleydi onun kendi hayatında da. Bu
ceza bir şeyin sonucuydu aslında; itirazlarımın. Daimi olarak onun ayaklarının
altında, dizinin dibinde olmama karar vermişti, artık sadece oyun oynamak için
gelmeyecektim bu eve, bu ev benimde içinde yaşadığım yer olacaktı. Tabi ki
sadece onun isteğiyle gerçekleşen bir şey değildi, bana da sormuştu. Vücudum
ellerimden zincirlerle tavana tutturulmuşken ağzım bantlıyken sormuştu tabii.
Çok ince düşünür(!). Gözlerimle onaylamıştım bende. Bu işin güzel kısmıydı.
Heyecanlandıran, midemde kelebekler uçuşturan, gözlerimin pırıldamasına sebep
olan kısmı.
Duştan
çıkalı yarım saat kadar oluyordu. Uykuya daldığına emin olana kadar çıkmadım
yataktan, derin bir uykusu vardı ve bu çoğu zaman işime geliyordu. Nefesi
enseme şehvet verici şekilde değerken ona sinirlenmek zor oluyor diye uykusuna
emin olduğum zaman çıktım. Ayağa kalkana kadar fikrimde balkona çıkıp olanları
orada gözden geçirmek vardı ama kapıdan giyinme odasındaki dolap çarptı gözüme.
Parmaklarım üzerinde oraya doğru yöneldim. Küçükken zorla gönderildiğim bale
derslerinin bu kadar işe yarayacağını hiç sanmıyordum en azından o zamanlar
bunun bir avantaja dönüşeceğini bilmiyordum.
Cerenle baş
başaydık. Ona fazla güvenmemem gerektiğini biliyordum. O, benim sevişinceye
kadar isyankâr olan tarafımdı. Sevişinceye ve şefkat görene kadar zırlayan bir
çocuk. Geçen üç beş ayda hayatımda olan şeyleri düşündüm. Aittim en azından
bence şu ana kadar zaten aittim ondan başkasıyla play yapmak gelmiyordu aklıma,
teklif edilince de hiç düşünmeden geri çeviriyordum. Gün onunla başlayınca
anlam kazanıyor onunla bitince mutlu geçmiş sayılıyordu. Tüm bunlara rağmen bir
köle kabul oyununun oynanacak olması, oyunun kimle oynanacağı oldukça ağır
gelmişti. Ceren bağırmaya başladı, tamam kabul ediyorum oyunun olay kısmı
değildi canımı acıtan veya acıtacak olan kısmı kimle oynanacağıydı işin sinir
krizleri geçirecek olmama sebep olan kısmı buydu evet . Ona göre ön eğitimim
tamamlandıysa bu kadar basit bir şey için arıza çıkarmamalıydım. Evet. Onun
için oldukça basit bir şeydi.
Ben
oturmuş aptal aptal kendimle savaşırken
içerden adımı söylediğini duydum. Ufak çaplı bir şokun ardından zihnimin bana
oynadığı bir oyun olması için dua ederken buldum kendimi, ama bana yaklaşan
ayak sesleri bunun hiç de öyle olmadığını söylüyordu. Dolabın kapağını hafifçe
kaydırdım, mutfağa doğru ilerlediğini tahmin ediyordum ben kendime kedi
diyordum ama onun bu halleri beni asıl kedi olanın o olduğu konusunda daima
şüphelendiriyordu. Hangi hareketleri mi? Kapağı yavaşça kaydırmamın ardından
hemen tiz sesin geldiği yere yöneldi. Beni gördüğündeyse gülümsedi :
-
Ne o buralar alışkanlık mı yaptı sende?
-
Şey, ben sadece… Mmm ayaklarınız çok güzel görünüyor yalayabilir
miyim?
Konuyu değiştirmek için böyle bir
anda her şeyi yapardım, kendisi ceza olarak beni böyle kapatmak istediğinde
çıkarana kadar sızlanıyordum çünkü. Kahkaha attı ayak yalama isteğime,
sevmediğim ve emredilmedikçe yapmadığım bir şeydi. ‘’Gel bakalım’’ dedi. Tin
tin penguen gibi takıldım peşine ama kızaran yanaklarım beni ele veriyordu…
Yatağına uzanıp ayaklarının ucuna geçmemi
emretti. Sövdüm kendime, açıkça dar alanlarda daha iyi düşündüğümü söylesem hiç
gerek kalmayacaktı bunlara. Sağ ayağını aldım önce elime, okşamaya başladım
yavaşça, başka bir şey düşünmeden sadece ayaklarına odaklanarak, ardından
uzunca devam etti, baldırlarına kadar çıktım, belki masaj işini güzelce
yaparsam yalamama gerek kalmazdı. Başparmaklarımla baskı uygulamaya başladım
yavaş yavaş, arada sırada istediği noktalara değindiğimde aferin alıyordum,
aferin, nerde söyleyeceğini çok iyi biliyordu aslında bunu. Tam hevesim
kırılmaya, beceremiyor muyum diye kendimi üzmeye başladığımda söylüyordu.
İşinin ehli bir efendiydi. Hayrandım ona, gözlerine gözlerimin değebiliyor
oluşu nimetti benim için. Ne zaman en son böyle şeyler hissettiğimi bilmiyorum,
ona dokunabiliyor olmak, onun mutluluğu için çabalamak tüm hayatımın önündeydi.
Bunları düşündükçe daha özverili davranıyordum bacaklarına, iyice de
domalmıştım telefonu elindeydi ama kıvranışımı göreceğine emindim.
-
Aç mısın?
-
Eh..
İç çamaşırını indirdi, bu hiç aklıma
gelmemişti aslında ama işime gelmişti. Normalde kafamı bile kaldıramayan ben
konu sakso olunca gözlerimi çekmiyordum üzerinden, avına yaklaşan bir kediydim
artık, salyalarım akmaya başlamıştı bile güzelliğine. Her zamanki gibi ilk önce
ıslatarak başladım, dilimle her tarafını ıslattım, nevresim ıslanmıştı bile ama
göl olması gerekiyordu. Ağzıma aldım tamamını, salyaların daha kaygan olması
için bir müddet bekledikten sonra çıkardım ağzımdan, elim kavradı bu seferde,
en dipten en en ucuna kadar okşuyordum mmm ondan daha ıslaktım bunu yaparken,
aferin dedikçe daha da hırslanıyordum. Önce elim ve dudaklarım birlikte
çalışmaya başladı, oval hareketlerle kavrayan elimi ağzım takip ediyordu, sonra
diğer elim, yapabildiğimin en iyisiyle oturuyordum önünde, ah babacığım,
inlemesi Ceren’i azdırıyordu en çok, okşanıyordu resmen. Anlamıştım
boşalacaktı. Kafamı çekip komodine koyduğu bir şeyi aranmaya başladı, ekmek?
Elinin de yardımıyla ben aptal aptal izlerken ekmeğe boşaldı ‘’ al doyur
karnını’’.
Ne? Tamam
sperm içmeyi severdim de bu kadarı da şov değil miydi? Emri netti gerçi. O
istiyordu ve olacaktı. Şaşkınlık ve tiksintiyle beraber üç beş ısırıkta
bitirdim yemeğimi. Ekmek arası sprem. Beni zevkle izlediğini görebiliyordum.
Saçlarımı okşayıp duşa gitti. Bense nevresimleri değiştirmeye koyuldum.
BÖLÜM DOKUZ: KÖLE KABUL
Ardından tam iki hafta geçti ve biz
bir daha bu konu hakkında konuşmadık. Ama bana verdiği tarih gelmişti. Tüm
geceyi sabah olacak olanları düşünmemeye ve uyumaya çalışarak geçirdim. Ama ne
zaman gözlerim dakikalar boyunca sürecek uykuya dalsalar uçurumdan düşer gibi
uyanıyordum. Bir zaman sonra bende yenilgiyi kabul ettim. Gelecek olan kadını
bilmiyorum onun sadece birkaç kez mental acı denemelerine adını duymuştum. Adı
Selda’ydı. Benden yaşça büyüktü, büyük ve tecrübeli. Kim bilir birlikte neyi
deneyimlemişlerdi, hangi ilklerini
onunla yaşamıştı..
Sabah uyandığında diğer günlerden
farklı bir şey olmadı, kahvesini istedi. Ben dizlerinin dibinde otururken
haberleri okuyarak geçirdi ilk saatlerini, hiç heyecanlı görünmüyordu eski
itaatkarını göreceği için. Dün gece aklımdan geçenlerden oldukça farklıydı.
Kahvaltısını yaparken de gözüm sürekli üzerindeydi. Normaldi. Gayet normal. Ben
ise çok gergindim. O benle ilgilenmiyorken defalarca saç şeklimi
değiştirmiştim. Makyajımın tonunu ağırlaştırmış ve aklımdan karşılaşma anını
canlandırıyordum. Kapıyı ben açardım normalde gelene, sabahtan beri
tavırlarında bir farklılık olmaması yine bu işi benim yapacağımı
düşündürüyordu. Ne giymem gerekiyordu bilmiyordum, kısa süre sonra cevaplanacak
tüm sorularım yakıp tüketiyordu beni.
-
Heyecanlı mısın?
-
Neden heyecanlı olacakmışım?
-
Eski manitanı göreceğin için, mesela ben görecek olsam-
-
Ee? Sen görecek olsan küçük şeytan?
-
Gergin olurdum diyecektim. Çok gergin olurdum.
-
Ben sadece senin yaşayacakların için meraklıyım. Senelerdir aklımı
kurcalayan fikri bugün gerçekleştirebileceğim hem de bu kadar kısa sürede almak
bu kararı..
-
Merak etmeyin efendim, yüzünüzü kızartmayacağım, fazla acımayacak
-
Gerçekten ! Endişelendiğin şey sadece bu mu?
Eğlenceli konuşmamız kapının sesiyle
bölündü. Selda gelmişti. Boğazımdan bir yumru mideme kadar indi. Koşar
adımlarla kapıya yönelirken olduğum yerde kalmamı emretti. Yumru diye
bahsettiğim şeyin içimde bir çığa dönüşmesini hissettim. Bu yaşananlardan sonra
onu asla affetmeyecektim. Kalbimin atışını biraz sessiz olsalar
duyabileceklerdi. Midem bulanacak kadar heyecanlanmıştım.
Ne konuştuklarında odaklanmaya
çalışıyordum ancak becerebilene aşk olsun. Sesi oldukça alımlı geliyordu
kulağıma, tereyağından kıl çekermiş gibi derler ya, heh öyle bir his veriyordu.
Cümlede neye vurgu yapacağını bilen kadın. Nasıl inlediğini merak ettim.
Efendimin her bir vuruşunda zevkle kıvranan bir vücut ve şehvetle inleyen bir
ses canlandı zihnimde. Karnıma kramplar girdi, eğer hemen şu an kapıyı açmasa
daha fazla yanıma gelmesini bekleyemeyecektim. Odaya girdiğinde yüzünde bir
ufak duygu belirtisi aradım yüzünde ama bulamadım. En iyi yapabildiği şeylerden
birisiydi bu. İstemese ne hissettiğini asla anlayamazdınız. Mutluyken de böyle
ketumdu kızgınken de. Bir şeyler arıyor gibiydi.
-
Neyi bekliyorum?
-
Üzerini değiştiriyor, kelepçeler nerde?
-
Karşı odada oynadık en son bakıp gele-
-
Sen dur ben bakar gelirim kıpırdama.
Bir şeyler planladığının farkındaydım.
Odadan çıkartmamasının bir sebebi olmalıydı. Karnıma düzenli aralıklarla giren
krampla beraber yaşamayı öğrenmiştim bugün. Kelepçeleri bulmuş geldi odaya. Ben
daha ne olduğunu anlamadan saçlarımdan geriye çekti beni. Anlaşılan bugün neler
olacağını kafasında kuran bir tekben değildim, hareketleri bizim oyunlarımızda
olduğuna nazaran oldukça kararlıydı. Gözü bana hiç değmiyordu neredeyse, ah !
Tanrım, onu kaybediyor muydum?
BIÇAK YARASI
Ellerimi ve ayaklarımı yatağın
köşelerine kelepçelemişti. Konuşmak istemediğinde yaptığı gibi bana hiç
bakmadı. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum, normalde olsa şu an çoktan iç
çamaşırım göl gibi olmuş olurdu. Ancak içerde eski sevgilisi vardı ve birazdan
tebdili kıyafet buraya gelecek, bense kolumu bile kaldıramayacaktım. Ceren
odanın köşesinden bana sövüyordu. Kelepçeleri zorlamamı istersem buradan
defolup gidebileceğimi söylüyordu. Efendim odadan çıktığında yaşarmış gözlerle
bir kez denedim bunu. Tek sonuç acıydı. Ben kıvranırken çok da uzun olmayan
koridor da Selda’nın topuk sesleri yaklaşıyordu.
İlk önce kadın girdi içeriye, benden
birkaç santim uzundu, kırmızı saçları vardı, dizlerinin hemen üstünde biten bir
eteği ve dizlerinin hemen altında başlayan ince topuklu siyah çizmeleri vardı.
Üzerinde hemşire önlüğü vardı. Yeniydi, bu oyun için almıştı, kokusu burnuma
kadar geliyordu. Dudakları eminim ki doğaldı ve benimkilerin yanında çok daha
güzel kalıyordu daha doğrusu benim dudaklarım onunkilerin yanında oldukça
inceydi. Gülümsediğini gördüm, onu baştan aşağı inceleyişim hoşuna gitmişti
sanırım.
-
Bu halini görseler seni
sübyancılıkla suçlarlar biliyorsun değil mi?
-
Kıyafetlerini sen mi
kesmek istersin yoksa yapayım mı.?
-
O zevk bana ait.
Makası eline aldı ve en sevdiğim
kıyafetlerimi kesmeye başladı. En sevdiğim tişörtüm, altında en sevdiğim
efendimin hediye ettiği sütyen, şaşkınlıktan ve kızgınlıktan ağzımı açıp itiraz
bile edemedim. Kalbimin atışını duyuyordu muhtemelen o ise oldukça sakindi ve
yaptığı şeyi yavaşça yapıyordu. Efendime baktım, ellerini göğüsün de
kavuşturmuş olan biteni izliyordu. Çok seksi görünüyordu. Kaşları hafif
çatıktı, ara sıra dudaklarını ısırıyor, en basit mimiğinde bile kendini
gösteren sağ yanağında ki gamzesi ortaya çıkıyordu. ‘’istediğin bıçağı
getirdim’’ dedi kadın çantasını işaret ederek. Bir iki kez kelepçeleri
zorladım. Efendimin bıçağı çantanın içinden eliyle koymuş gibi bulması beni
rahatsız etmişti.
-
Sağ tarafı daha uygun
istersen, daha kolay olur benim için, nereye kadar keseceğine önden karar ver.
Kıpırdamaması için bu kadar önlem yetmez. Kollarını ben sabitlerim, sen de
bacaklarına otur. Altına başka bir şey sermeyeceğine emin misiniz?
-
Hayır. Nevresim ve
altındaki şey yeterli olacaktır. Sen dikiş eşyalarını da tamamladığında
başlayabiliriz.
Kadın kıyafetlerimi altımdan çekip
yataktan kalktı. İşte başlıyorduk. Onun önünde ağlamak istemiyordum ama hala
bunu ona yaptırdığı için sinirliydim. Yok muydu başka illegal işlerle uğraşan
tıpçı arkadaşı? Selda elindeki dikiş eşyalarıyla yanıma gelirken huysuzlanmam
arttı. ‘’ biliyor musun tek şikayeti onu dikecek olan kadının sen olacak
olması, biraz sonra onu keseceğim ve sadece neden eski kölemin burada olduğunu
sorguluyor’’ dedi. Utanmayla beraber sinirlendim, kadının kahkahası alt kattan
bile duyulmuştu eminim. Efendim de şaşırmış olacak ki gözlerini benim üzerimden
çekip kadına yöneltti.
Gülümsemesi uzun bir süre sönmedi
yüzünden, hay ben böyle kaderin! Komodini karnımın hizasına çekip eşyalarını
üzerine koydu. Tekme atabiliyor olsaydım hepsini devirirdim diye geçirdim
aklımdan, ne kadar saçma bir durumdu böyle, bariz bir şekilde efendimle
sevişmek isteyen bir kadın yatağıma çıkmış kollarımı tutuyordu. Efendim ise
dizlerimin üzerinden kendine yer seçiyordu. Bıçak son derece korkunç
gözüküyordu, tırtıklı sapı mor renkli bir bıçak. Biraz odaklanınca üzerinde bir
isim yazdığını fark ettim gözlerimin yaşından ve stresten okuyamadığım bir isim
yazıyordu muhtemelen.
Nihayet(!) kendine bir yer seçince
Selda’nın da onayıyla bıçağı yavaş yavaş tenime geçirdi, elleri ufaktan
titriyordu, daha önce defalarca tattığım bu acı bu sefer çok daha erken isyan
etmeme sebep oldu sebebi neydi? Muhtemelen iş birlikçisinin eski uzun ilişki
yaşadığı sevgilisinin olmasıydı. Olabildiğince yavaş şekilde ilerliyordu,
çırpınmalarım bir işe yaramıyordu, acı her yerdeydi, bıçağın kestiği yer
acıyordu, kanıyordu, kadının tırnaklarını geçirdiği yer acıyordu, muhtemelen
kan toplamıştı, bunu yapmayı istemesi ruhumu acıtıyordu, ağlamamak için sımsıkı
kapattığım gözlerim acıyordu. Sıcacık damlalar süzülüyordu tenimden daha önce
defalarca seviştiğimiz yatağa. Nasıl bu kadar acımasız olabiliyordu? İşini
sanki tuvalini renklendiren bir sanatçı gibi özenli yapıyordu, ben acıdan
kıvranırken o zevkini çıkartıyordu.. Durması için her şeyimi feda ediyordum
yalvarışlarım da pek bir faydası olmayacağını bilerek hayatımdan vazgeçiyordum.
Kafasını kaldırdığında kesmeye
başlayalı tahmini dört dakika kadar olmuştu. Ses tellerim tahriş olmuştu bile
bu dört dakika içerisinde, ne kadar kan aktı tahmin edemiyorum, belki çoktan
laminanta damlamıştı. Elleri kan içinde yer değiştirdiler, bense bir umut
kıpırdandım, geri dönüş sadece kan ve acıydı. Ellerimi tutma sırası efendime geçmişti
anlaşılan. Sert bir şekilde kavradı. Kadın ilk önce eşyaları daha da yanına
çekti, kucağıma oturdu merakla ne yapacağını izliyorduk ikimizde, ellerimi
tutması bana biraz güvence vermiş olacak ki kıpraşmayı bir süreliğine bıraktım.
Teması bu durumda bile beni sakinleştirmeye yetmişti. ‘’ tam kararında’’ dedi
kadın sanki yatıştığımı hissetmişçesine. Manyak mıydı bu? Kan kaybediyordum ne
yapacaksa hemen yapması falan gerekmiyor muydu?
İlk defa dikiş atılacaktı tenime
aslında, yaranın kapanma sürecini izlemeyi çok sevdiğimden hem hem de daha önce
hiç bu kadar büyük bir kesik olmadığı için. İlk önce o yarayı aşırı yakan şeyle
temizledi kanı. Sanki pütürlü bir yüzeye elimi sürtüyormuş gibi hissettiyordu,
lanet olsun! Dünyaya karnımdan bir ısı yayılıyordu ama bir tek ben görebiliyor
ben hissediyordum. Eline dikiş için gerekli olan şeyleri aldı.
-
Uyuşmayacağından emin
misin? Zaten şu ana kadar oldukça acı çekti
Efendimin gözlerine baktım. Bunu
bilmiyordum. Yani böyle bir şeyin konusu geçmemişti. Titremeye başladım.
Gözyaşlarım süzülüyordu kollarına, kıyamazdı bana değil mi? Eliyle ağzımı
kapattı. Tek görebildiğim gözleriydi ve kadına başlamasını işaret etti.
Anlaşılan kıyardı.
Zaten bir şeyleri düzeltme çabası onu
bozuyor olmaktan daha çok zaman ve özen ister, örneğin bir vazoyu üç saniye
içerisinde kırabilirsin ancak tamir etmen neredeyse imkansızdır. Böyleydi işte.
Efendim bıçağı eline alıp keserken böyle acı çekmemiştim. İğnesini her tenime
geçirişinde çığlık midemden kopup geliyordu dudaklarıma, ama çıkamıyordu,
omurgalarımın tek tek yerinden çıkarılışını hissediyordum sanki. Bilmiyorum,
bir başkası yapıyor olsa kendimi tutmayı denerdim ancak Selda yapıyorken olması
gerekenden fazla yaygara koparıyordum. Üçünden sonra bilincimi yitirmişim yani
daha sonraları hatıramda sadece üç tanesinin acısı vardı.
Kendime geldiğimde işi bitmiş,
tepemde beni izliyordu. Efendimin dizlerindeydi başım, konuşuyorlar mıydı ben
uyanmadan önce, böldüm mü bilmiyorum tek bildiğim su içmek istediğimdi.
-
Uyandın sonunda Katara..
O böyle söyler söylemez Selda uyanmamamı umuyormuşçasına eşyalarını
hızlı ve agresif tavırlarla toparlayıp kapıdan dışarı çıktı. Neden olduğunu
anlayamayacak kadar yorgun ve yaralıydım. Her tarafım yapı yapıştı. Kısa bir
süre bilincimi kaybetmiş olacağım ki etraf hala kanlıydı, ellerimi çözmüştü.
Kalkmaya yeltendiğimde eline yanında duran suyu aldı ve beni durdurdu. Bugün de
iyi bir köle olmuştum sanırım, ilk geceki gibi, kucağında uyumayı hak etmiştim…
BÖLÜM ON BİR: KATARA
Efendimin takıntı edecek kadar
sevdiği bir şey varsa o da Son Hava Bükücü adlı animeydi. Sadece benimle
birlikteyken bile defalarca izlemişti bölümlerini. ‘’katara’’ dizideki
başkarakterlerden biriydi. O günden sonra yarı baygın şekilde koynunda yatarken
bana söylediklerinden bir kaçı kalmıştı hatıramda
‘’neden kaçıp gitti biliyor musun? Hala umudu
vardı ona geri döneceğime dair, çünkü o benim hırslı, savaşçı, amacına ulaşmak
adına her şeyi harcayabilecek olan kişiliğinden vazgeçebileceğime inanmadı.
Azula, daima arzulanan ve kaybetmeyen ateş ulusu prensesi. İlk başta kör ediyor
insanın gözünü kararlılığı ama sonra vahşiliği kızdırıyor… Evet onun adı buydu.
Sen insanları inciterek gelen zaferin zafer sayılmayacağını bilen, kendi
potansiyelinin henüz farkında olmayan çocuk, güzel kızım, son nefesimi verirken
yanımda olmasını istediğim kızım, sen ise bundan sonra Katara olarak
kalacaksın. ‘’
Üstünden birkaç hafta geçti. Artık
kolayca eğilip kalkabiliyordum yaram sızlamadan. Ama bir süre daha oyun yasaktı
sanırım bunu efendimin benden uzakta durmasından anlıyordum. Mesela şu an
içerde televizyon izliyordu. Bana da iki gün içinde bitirmemi emrettiği kitapla
salonda uyuyakalmak düşüyordu eh, bunun olması için göndermişti zaten. Ama
rahat durmuyordum. Üzerimde sadece ona ait tişörtlerle dolanıyordum evin
içinde, önünden geçerken elimde ki şeyleri düşürüveriyordum yanlışlıkla,
farkındaydı bu yaptığım sürtüklüklerin ve cezamı çekecektim ama daha vardı. Bu
yüzden bunu düşünmeyi erteliyordum. Kitaba gelecek olursak adı ‘’Sinestezya’’
idi. Birazcık sıkıcı biraz da enteresan. Sinestezi diye bir hastalıktan
bahsediyordu. Konusu çok güzeldi aslında ama sanki morfin etkisinde yazılmış
gibi uçuktu kitabın karakterlerinden biri hep uçuktu zaten. Heh kendini yazmış
gibi sağlıklı bir yazar değilmiş gibi. Sayfaları iki güne böldüğümde bugün
okumam gereken kadarını okuyup gözlerimi kapattım olan biten şeyleri düşünerek
dalacaktım uykuya. O günden sonra bir kez bile adımla seslenmedi bana, yeni
adımla seslendi. Hem garip hissettiriyordu hem de ait. Yaramı soruyordu her
gün, sızlayıp sızlamadığını, kanayıp kanamadığını, etrafını temizliyordu ve
beni kendisi yıkıyordu, yani birlikte giriyorduk banyoya. Ona dokunamamanın
verdiği hayal kırıklıkları vardı, bu kadar önemseyeceğini düşünmüyordum, eğer
dikişlerim patlarsa tekrar dikerdik, ne vardı? Alıştım gibi geliyordu…
Banyodan gelen seslerle uyandım. Her
pazartesi sabahı yaptığı şeyi bu sabah sanki biraz fazla gürültülü yapıyor
gibiydi. Yetişebildiğimde onu izlerdim her seferinde, aslında bu çocukluğumdan
beri yaptığım bir şeydi, sinirli olmadığı zamanlarda da oturur babamı izlerdim,
huzur verirdi sebepsiz yere birlikte vakit geçiriyormuşuz gibi. Hızlıca
toparlanıp yine banyonun kapısına koştum. Bir şeye odaklandığında fazlaca seksi
olurdu, kararlılığı her zaman tahrik edici bir unsurdu, birde çalışıyorken
böyle odaklı olurdu onu da yanımda yapmazdı, yani bu kaçırmak istemediğim bir
manzaraydı.
-
Gel bakalım.
Jileti bana uzattığında kalbim
hızlandı, mutluluk kelebekleri havalandı midemde. Hem de şaşkındım. Tanrım!
Bana bu kadar güveniyor muydu gerçekten. Gözlerine baktım, şaka yapar gibi bir
hali yoktu. Taburesini bile getirmişti. Oturdu önüme, mutluluk katsayımı
hesaplayamıyordum, yapılması gerekenleri en yumuşak ses tonuyla anlatıyordu, en
güven verici, en şanslı hissettiren ses tonuyla. İşte böyle zamanlar bir değil
bin bıçak yarasına razı olduğum zamanlardı. Eh, ceza almamı gerektirecek bir
şey yapmadan bitirdim tıraşını. Gözlerinin göğüslerime kayışını hissediyordum,
ardından da yarama. Etrafında kaç tur attığımı bilmiyorum, canını yakacak bir
şey yapmak ömür boyu bunu bir daha yapmama izin vermemesine sebep olurdu. Aynı
zamanda da onu kestiğim için ölene dek vicdanımı rahat bırakmazdı. Hazırlanmamı
söyledi duşa girerken. Sokakta bir işimiz varmış, mutluluğumun önüne geçmeyecek
bir şey olmasını dileyerek hazırlanmaya koyuldum.
BÖLÜM ON İKİ: BARKOD
Daha önce onla konuşmamıştık aslında
dövme konusunu. Olmasını istediğim şeyler vardı, hayalini kurduğum şeyler.
Dükkana girdiğimizde gerildiğini hissettim. Bodrum katı hoşlandığı mekanlar
içerisinde değildi. Ellerine dokunmayı aklımdan geçirdim ama cesaret edemedim,
temas bağımlılığım onunla beraberken kontrol etmem gereken şeyler arasındaydı.
Ne yapılacağını bilmiyordum, bir kere sorup ters ters bakışlara maruz kalınca
bir dahasına cesaret edemeyip pıstım. Heyecanlıydım, oturana kadar ise
görebileceğim bir yerde olması için dua ediyordum. Dediğim gibi, oturana kadar
tam oturmuş da sayılmazdım aslında, uzanana kadar. Stresten midem bulanıyordu,
gözlerimi kapatıp iyi şeyler düşünmeye çalıştım, pamuk şekerler, cici bebeler,
ayranlar… Adam o kadar da acımayacağını söylediğinde gülümsedim, elbette o
kadar acımayacaktı. Yüz yüz elli sivrisinek gücünde vızıldayan o makinenin
sesi, işte başlıyordu. Aşağılık it falan yazdırmasından korkuyordum. Ama çok da
değil, bilmiyorum, bilsem bu kadar gerilir miydim, bilmiyordum.
Efendim parmaklarını kalçalarımdan
enseme kadar sürükledi makinenin sesi yaklaşırken, saçlarımı topluyordu,
irkildim. Anlaşılan ensemde, benim göremeyeceğim, onunsa her düzüşmemizde
gözünün değeceği bir şey olacaktı. İlk temas ufak bir inilti koparttı
dudaklarımdan, efendimin çeşitli yöntemlerle benden duymaktan hoşlandığı bir
inilti, parmaklarını dudaklarıma indirdi
diğer eli ise saç uçlarımdaydı, birilerinin önünde bu şekil savunmasız kalmak
hep rahatsız etmiştir beni, bu kişi bir hemşire olsa bile. İğnelerden korkmayıp
hemşirenin önünde boylu boyunca uzanmaktan çekinirdim, gülümsedim aptallığıma.
Parmakları hala dudaklarımda olduğu için gülümsememi hissetti, onu tanıyordum.
Ne düşündüğünü biliyordum, gülümsememi iğnenin tenime batıp çıkmasının hoşuma
gittiğini yordu. Parmakları az önce yavaş yavaş okşadığı dudaklarımı
sıkıştırmaya başladı. Lanet olsun!.
Hala ne olduğunu bilmediğim şey tenime
baskılanırken yaramın üstüne yattığım için eve dönerken efendimin koluna
girdim, ufaktan sızlamaya başlamıştı. Bilmiyorum belki bu Cerenin cilvesiydi ve
acı macı yoktu, naz için sızlanmıştım. Dükkânda görmeme izin vermediği için yol
boyu elimi enseme götürme isteğiyle yürüdüm. Adımlarının gerisinde kalmak
hoşuma gidiyordu, geride kaldığımda hırçın bir tavırla beni çekiştirmesi
yaramaz bir yanıma hitap ediyordu, sırıtarak, kokusunu içime çekerek vardım
eve.
Yaşadığım stresin de payıyla yorgun
şekilde diz çöktüm önüne, gösterdiği yere başımı dizlerine koyup biraz okşadı
saçlarımı, dünya üzerinde olmayı en sevdiğim yer, bacaklarına sardım kollarımı,
gözyaşlarım gri eşofmanına değiyor ve kayboluyorlardı. Herhangi bir derdim veya
sızım olmasa bile bu pozisyonda sanki dünyanın en acılı kadınıymışım gidi
ağlamaya başlıyordum. Büyülüydü burası, büyülü bir hareketti saçlarımı
okşaması.
-
Şşh, başlama şimdi, dön bakalım öreyim saçlarını.
Eh, emre itaat, ince telli
saçlarımı teker teker ayırıp örmeye başlamasını hissettim. Onun önündeyken ve
bu kadar huzurluyken bile tedirgindim. Uslu bir köleydim uzun zamandır, bugün
de hiç sızlanmamıştım ama sanki birden tekmeyi basacakmış gibi hissediyordum,
babam gibi. Örmeyi bitirdiğinde bugün karalanan yerin hissettiğim kadarıyla
azıcık aşağısından öperek kendine döndürdü beni. Yancağazında duran telefonunun
ekranını göreceğim şekilde kaldırdı, ne olduğunu anlayınca zaten bir süredir
karıncalan vajinam becerilme isteğiyle doldu, fazlaca ıslandı, aklımın erdiği
andan itibaren hissetmeyi en sevdiğim şeyle doldu taştı vücudum, aitlik.
Ekranda fotoğrafını gördüğüm şey sadece ait hissettiriyordu. Elinden telefonu
alıp sayıları anlamlandırmaya çalıştım 255181192776, tanıştığımız günün tarihi,
onun doğum tarihi, 13 rakam, siyah çizgilerin altında, artık aitliğimin tenime
kazınmış olarak karnımdaki bıçak yarasından başka bir kanıtı daha vardı,
ensemde ‘’barkod’’ numaramla yaşayacaktım.
İstediğimi anladığında oturduğu
koltuğa fırlattı beni demin ördüğü örgülerden tutarak, ağzıma verdi ilk önce,
ıslaktı zaten ama ağzımda büyüyüşünü hissettim, ağız dolusu penis… Bana verdiği
ait olma şerefine karşın öyle güzel ve iştahlı yalıyordum ki sikini, her dil
darbemde inleyişiyle çınlıyordu kulaklarım.
Yeterince yükseldiğine inandığında
pencereden sokağı izleyebileceğim şekilde domalttı beni. Ensemden hissediyordum
bakışlarını, aslında hissettiğim tek şey bakışları değildi içimdeydi ve ben hiç
olmadığı kadar kıvranıyordum zevkten, iki yanımdan sarkan saç örgülerim her git
gelinde göğüslerimde zıt yönde sallanıyordu ve bir noktada saç uçlarım göğsüme
değiyordu. Suyumun koltuğu ıslattığını tahmin ediyordum. Onun olmak, ona ait
olmak ve sonsuza kadar bunun devam etmesini istediğini bilmek, midemin
mutluluktan bulanmasına sebep oluyordu. Öyle iştahlı sikiyordu ki beni, daha
öncekilerin hiç adı yoktu. Öyle zevk alıyordum ki bu durumdan, öyle mutluydum
ki, hayatımın geri kalanında hatırladığımda dudaklarımı ısıracaktım. Bıçak
yarası sızlıyordu, elimi oraya dokundurmaya korkuyordum, günlerce yataktan
temizlemeye çalıştığımız kanım belki bu seferde o’nun en sevdiği koltuğa
akmıştı ama dokunamıyordum, biraz da işime geliyordu yaranın sızısı, acı,
aitlik, beceriliyor olmanın hissettirdiği zevk sızıları. Saçlarımdan çekişiyle
bölündü hislerim, ağzımı açıp dilimle kavradım sikini, tadı değdi damağıma,
eğitilmiş bir kedi olacağıma inancım vardı artık, onunla vardım.
